![]()
![]()
Sevgi kredisini iyi kullanmadığımız zaman, sevgiler de eskiyip gidiyor. Halbuki mesut evlilikler her gün yeniden inşa edilir. Evliliğinizi beslemiyorsanız elbette gönül evinin yıpranıp gittiğini de göremezsiniz. "Yeni evlendiğimizde çok mutluyduk. Bu mutluluğun hep böyle süreceğini zannediyorduk. Fakat evlendikten sonra aramızdaki sevgi de mutluluk da azalmaya başladı. Acaba bütün sevgiler, zamanla azalıyor, muhabbet kuşu gibi "pırrrr" diye uçuyor ve evlilikler yıpranıyor mu? Şayet öyleyse Ferhat neden sevdiği uğruna dağı delmeye kalkmış, Mecnun çöllere düşmüş ki?" Oysa şunu unutuyoruz, suçlu sevgi değil bizleriz. Evlendikten sonra "artık o benim eşim" havasına girerek, sevgi kredimizi tersine kullanıyor, sonunda kendi ellerimizle tüketiyoruz. O krediyi iktisatla kullanmasını bilsek neden bitsin ki? Dışarıda bakımlı kadınlarla beraber olan erkek, eve geldiğinde bakımsız ve huzursuz bir hanımla karşılaştığında bir iki kredi veriyor. Ama sonra kredisini kesiyor. İşinden dönen erkek de pijamalarını üstüne geçirip televizyonun karşısında otura otura o da kredisini tüketiyor. Sevgi kredisini kullanmasını bilmediğimiz gibi; evlilik sarayının bakımını da ihmal ediyor, yıpranmasına prim veriyoruz. Düşünsenize, ayrık otlarından temizlenmeyen bahçe ne hale gelir? Onarımına dikkat edilmeyen ev, zamanla nasıl harap olur? Şu dünyada bakımı yapılmayan hangi şey yıpranmıyor ki, özen göstermediğimiz evliliğimiz de yıpranmasın. Bir fabrikanın tam kapasiteyle çalışması için fabrika sahipleri nasıl gece gündüz çalışırsa; eşlerin de mutluluk üretmek için gayret sarf etmeleri gerekir. Eğer eşlerden birisi "bana ne" deyip sorumluluktan kaçar ve çalışmazsa, fabrika zamanla üretimini yavaşlatıp belki de sonunda iflas eder. Andre Maurois'in çok güzel bir sözü var: "Mesut bir evlilik, her gün yeniden inşa edilmesi gereken binaya benzer." Psikolog Walter Price de, "Eğer boşanma çarelerini arayan kimseler evlilik bağlarını koparmak için sarf ettikleri gayreti onu ayakta tutmak için sarf etselerdi, bu arzudan vazgeçip, aralarındaki eski münasebetin hâlâ hayatiyetini koruduğunu ve onu tam canlılığa kavuşturmanın mümkün olduğunu görürlerdi." diyor. Ne var ki, bu gerçekleri göz ardı edenler, evliliklerinin yıprandığını fark edemiyorlar. Halbuki ne kadar sağlıklı da olsanız, beslenmezseniz takatten düşersiniz. Vücudunuzun meyve, sebze, et vb. gıdalara ihtiyacı vardır. Evliliğinizi de beslemezseniz tabii ki yıpranır. Peki, öyleyse onu nasıl beslemelisiniz? "Gönül" tencerenize "nefsinizden" bir parça "benlik" yağı dökün. Üzerine, "kalp" dolabınızdan çıkardığınız "kin, nefret, öfke, sinir" karışımını koyup "fedakarlık" odunuyla "sabır" ateşinde iyice kavurun. Üzerine "neşe" domatesi, "mutluluk" patlıcanı, "huzur" kabağı, "vefa" patatesi, "muhabbet" kıyması ekleyin. Sinenizde sıkı sıkı sakladığınız "sevgi" baharatlarından bolca serpin ve "ilgi" garnitürüyle süsleyin.
Gülay Atasoy_Zaman Gazetesi_18/06/2008 tarihli yazı
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Evlilikte sevgiyi neler öldürür?
Bitti, seninle aramızdaki sevgi öldü. Sanırım boşanmaktan başka çaremiz yok." Eveeet!.. Şimdilerde pek sık duyar olduk böyle cümleleri. Peki ama neden? İşte nedenlerden birkaçı:
Saygısızlık
Kimi eşler, evlenir evlenmez "Karı-koca arasında resmiyet mi olur?" düşüncesiyle saygıyı rafa kaldırıyorlar. Halbuki saygı sevgiyi besler. Her kaba söz ve davranış, sevgi duvarından koparılan tuğladır.
Sevgisizlik
Kimileriyse evlendikten sonra "seni seviyorum" demeyi angarya görerek, "Ona devamlı sevdiğimi hatırlatmama ne gerek var?" diyorlar. Sevgiyi açığa vurmamak odun atılmayan ateş gibi, sevgi ateşini söndürmektir.
İlgisizlik
Saksıdaki menekşenizin gelişip çiçek açması için su neyse, sevgi çiçeğinizin büyüyüp gelişmesi için ilgi de odur. İlgi sevgi çeşmesinin musluğu, ilgisizlik kör tapasıdır.
İletişimsizlik
"İnsanın ihtiyacını en fazla tatmin eden kalbine karşı bir kalbin bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini karşılıklı değiştirsinler. Lezzetlerde ortak, kederli şeylerde birbirine yardımcı olsunlar. Evet bir işte hayrette kalan bir adam, birinin gelip kendisiyle o hayreti paylaşmasını ister." Bu paylaşım olmadığı zaman eşler, kendilerini yalnız hisseder. Çünkü iletişim, sevginin dilidir. İletişimsizlik sevgi dilinin katilidir.
Bencillik
Şefkat, merhamet ve fedakârlık duygusundan yoksun olarak erkeğin "yuvayı dişi kuş yapar" mantığıyla her şeyi kadından beklemesi; kadının da aşırı beklenti içinde olması sevginin ölümüdür. Çünkü, bencillik sevgiyi öğüten değirmendir.
Negatif düşünce
Bazı eşler, sürekli "Neden bana öyle söyledin?" diye her şeyi yanlış değerlendirerek eşinin kendisini sevmediğini düşünür. Sürekli yanlış anlaşılan eş, kendisini savcı karşısında yargılanan suçlu gibi hissetmeye başlar. Negatif düşünce, sevginin ölüm fermanına atılan imzadır.
Alkol, kumar gibi alışkanlıklar
Alkol, sevgi çeşmesine atılan zehir, kumar sevgi yumağını mahveden bomba, kötü alışkanlıklar sevgiyi yutan canavardır.
Kin, nefret, öfke...
Kin sevginin buzdolabı, öfke sevginin barut fıçısı, nefret sevginin celladıdır.
Kültür boşluğu
Kitap okuma hastası olan birisiyle kitaptan nefret eden birisinin arasında uçurumdan başka ne olur?
Huy ve mizaç uyumsuzluğu
Birbirlerini sevseler de farklı huy ve mizaçta olan zıtlaşmalar, pişmiş sevgi aşına katılan soğuk sudur.
Aile yakınlarının araya girmesi
Kayınvalide, görümce, hala, teyze vb. yakınların eşlerin arasına girmesi, eşler arası sevginin idam kararını veren aile mahkemesidir.
Eşini değiştirmeye çalışmak
Sürekli "şöyle hareket et, şöyle davran, şöyle konuş" diyerek eşi çocuk eğitir gibi eğitmeye kalkışmak, sevginin ölüm tuzağıdır.
Şiddet
Eşe atılan her tokat, sevgi bağını kesen bir makastır.
Dinî inançlar
Birisi namaz kılarken diğerinin namazla alay etmesi. ...Ve sevgi dış güzelliğe kalır ve dünyevi ve nefsani olursa o sevgi çabuk bozulur.
Gülay Atasoy Zaman
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
HAFTANIN
HANGİ 2 GÜNÜNÜ
KAFANA TAKMAMALISIN?
Haftanın hangi 2 gününü kafana hiçbir şey takmadan yaşamalısın?
"Cumartesi-Pazar” dediysen, yanıldın.
Bir tanesinin adı: DÜN
Hatalar, acılar, yanlış anlamalar...
Oysa hepsi geçmişte kaldı.
Zamanı geriye döndürmenin imkanı yok!
Dünyanın bütün parasını yan yana getir, bir dakika önceye dönemezsin.
Yaptığın hiçbir hareketi aynen geri alamazsın.
Ettiğin hiçbir lafı silemezsin.
Dün dündü bitti!
Bir tanesinin adı: YARIN
Yarını, bugünden
kontrol altına alamazsın.
Yarın güneş doğacak elbette...
Ama pırıl pırıl mı doğar,
bulutların arasından mı çıkar bugünden bilemezsin.
Geriye bir tek gün kalıyor : BUGÜN
Bugün hayatla mücadele edecek güç hepimizde var.
Güç ne zaman tükeniyor?
Dünü ve yarını
işin içine kattığımızda!
O halde
BUGÜN’Ü Yaşa!!!
Mutlu bugünler,
Mutlu bir ömür sana...
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bugün havaya, sonra suya, sonra da toprağa düşecek Cemre. Ama Sen benim ömrüme düşen Cemremsin...Bir kere düşünce yüreğime, tüm ömrümü ısıttın. İyi ki varsın HAYATIMIN AŞKI! Sen benim Hayatımın Şansısın...
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İncitmeyecek kadar uzak,üşümeyecek kadar da yakın olabilmek...
Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş, büyük kayıplar vermişler. Ama en çok kayıp veren kirpilermiş. Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var.
Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış,çözüm aramaya başlamış.Tartışa tartışa,nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş.
Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarındaki hava tedavülünü önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış. İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler.Ama başka bir problem çıkmış ortaya.Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından yaralanmalar gerçekleşmiş.Daha sonraki gece yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak
durmuşlar ama bu seferde donmalar meydana gelmiş. Ne var ki, her gece kah uzaklaşa kah yakınlaşa, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın,ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler.
Bizim de uzun dikenlerimiz var.Bunlar hayata karşı filtrelerimiz. Bazen faydalı,bazen de zararlı.Çoğu zaman, kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza.
Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza.Ne var ki, sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün.Birbirini incitmeyecek kadar uzak,hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı öğrenmeliyiz. Aynen kirpiler gibi..
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Evlilikte kavgalar neden “Düğün”le başlar..?
Hiç merak ettiniz mi evlilikte kavgalar neden “Düğün”le başlar..?
Her evlilikte kavga olur. Her aile yuvası, çeşitli dönemlerde karışıklıklar yaşayabilir; çatışmalarla dolu günler geçirebilir. Birçok aile için, karı-koca arasında kavga/gürültü olması “evliliğin tuzu biberi”dir.
Peki hiç merak ettiniz mi hayatımızın bu meşhur “tuzu/biberi olan kavgalar(!)” neden hep “düğün günü”ne dayanır?
Pek çokları için evliliğin kaçınılmazı haline gelen çatışmalı ortamların başlangıcı, eşlerin evlendikleri güne kadar uzanır. Çevrenizde şahit olduğunuz ayrılıklar, küsmeler, boşanmalar ve adını söyleyemediğimiz daha bir sürü gerginliğin altını karıştırdığımız da hep “taa düğün gününden itibaren başlayan gerginlikler” çıkar.
O halde gelin hep birlikte “Düğün Günü’nün İnsan Psikolojisi Üzerindeki Etkisi” neymiş bir güzel inceleyelim.
Sevgili Talat Parman’ın bu konuda hazırladığı yazıdan yola çıkarak… okuduğumda çok hoşuma giden ve zihnime yerleştirdiğim bu konuyu sizlerle buluşturmak istedim.
Evlilikteki kavgalar neden hep düğünle başlar?
Çünkü evlilik düğünle başlar. “Evlilik”in düğünle başladığı gibi, “Aile” de düğünle başlar. Evliliklerin ortaya çıkardığı “aile kurumu” başlangıcını akraba, eş, dost çevresi ile başlatılan “düğün”lere borçludur.
Geleneksel kültürümüze baktığımızda düğün günleri bireysel hayatımız açısından son derece önemli bir yere sahiptir. Her büyüyen genç kız, peri masalları gibi düğünlerle dünya evine girmek isterken; her delikanlı da yapacağı allı şanlı bir düğünle sevdiği kızı evinin hanımı yapmak ister. Genç kızların ve genç delikanlıların bu istekleri yalnız değildir elbet. Çünkü onları yetiştiren anne ve babalarının da en büyük hayali, evlatlarının mürüvvetini görmektir. Bunların tamamına anneanne/babaanne ve dedelerin de ölmeden önceki son isteklerini eklemekte bir sakınca yoktur umarım. Yani bu dünyadan göçüp gitmeden önce son kez torunlarının düğününü görmek!
Neden böyledir, niçin düğün gününe bu kadar anlam yüklenir bilinmez desek de, psikolojik süreçler açısından incelendiğinde “düğün günü” ciddi anlamlar içerir.
“Düğün” kelimesi etimolojik olarak incelendiğinde, “düğün” ve “doymak” kelimelerinin aynı kökten geldiği görülür. Ve düğün “toy günü” yani “büyük eğlence yemeği günü” şeklinde tanımlanır. Belki de düğün günlerinde gelen misafirleri yiyeceklerle ağırlamak ve gelenleri doyurmak için ısrar etmelerin altında yatan gizli sır da bu olsa gerek…!
Erkek tarafı ile kız tarafı böyle bir düğün gününde birbirleri ile akraba olurlar. Birbirini tanımayan en azından yakından tanımayan insanların, yeni bir ilişki biçimi geliştirmelerine, yani akraba olmalarına da vesile olmaktadır düğünler. Her ne kadar yeni bir aile oluşturursa oluştursun, yeni bir ilişki biçimi ortaya çıkarırsa çıkarsın, tüm birleştirici ve artırıcı görüntüsüne rağmen “düğünler aslında kaçınılmaz ayrılığın” da habercisidir. Bu nedenle de gideni; yani bembeyaz gelinlikler içindeki gelini ağlatır. Ve günümüzde oluşturulan ayrı evler nedeniyle damat annelerini de hüzünlendirir. Adı her ne kadar eğlence yemeği olsa da, çağrıştırdığı ayrılık nedeniyle, “düğün günleri” hep “hüznün davetiyesi”ni çıkarmıştır… çıkaracaktır da…
Düşünün ki birbirini hiç tanımayan insanlar, birbirinden hiç haberdar olmayan insanlar, iki gencin birbirini sevmesiyle birlikte isteseler de istemeseler de mecburi bir akraba olma sürecine doğru yuvarlanırlar. Belki günlük hayatlarında birbirlerini yolda görseler selam bile vermeyecekleri insanlarla, aniden kendilerini akraba olarak bulurlar. Kendi tercihleri, kişisel seçimleri dışında zorunlu akrabalıkların devreye girmesi insanlar üzerinde bir miktar da olsa anksiyete oluşturabilir. Kızdığı ve düşüncelerini beğenmediği bir insanla, ailesine giren gelin kızın amcası olması nedeniyle mecburen akraba olmuştur artık. Beğense de beğenmese de bu insanlarla yolları çakışmıştır.
İşte tam bu nedenle, düğünle başlayan evliliklerde, “bireysel doyumsuzluklar” bol miktarda yaşanır. Babanın hayali belki kendisi gibi kültürlü bir dünürle muhatap olmaktı. Ama gelin görün ki, kızı gitmişti ve farklı bir ailenin oğlunu sevmişti. Bu durumda babanın bireysel ihtiyacı doyurulmamış olur. Ya da anne veya aileden başka birisi, akrabalık süreci için kurduğu hayallerin çok gerisinde kalmıştır ve bireysel doyumsuzluklar hat safhadadır.
Anlaşılacağı gibi dışarıdan bakınca “birleştiren”, “bütünleştiren”, “büyüten” özellikler sergileyen ve doyma günü olarak adlandırılan düğünler; insanın bireysel ihtiyaçları açısından düşünüldüğünde “bireysel doyumsuzluklara” ve “bireysel ayrılıklara” vesile olmaktadır.
İlerleyen yıllarda, eşler arasında meydana gelen çatışmaların temelinde işte bu “bireysel doyumsuzluklar” yatar. Hiç ummadığınız bir anda, bohçada eksik bıraktığınız terlik, son derece büyük tartışmaların kaynağı olabilir. Kayınvalidenizin bıkmadan usanmadan bahsettiği eksikler ya da sizin kendi akrabalarınızın dillendirip durduğu düğün hatırası sıkıntıların ana kaynağı; bu kişilerin bireysel ihtiyaçlarının, sizin düğününüzde doyurulmamasından kaynaklanmaktadır. Mesele aslında terlik meselesi değildir. Terlik sadece semboldür. Ve sembolün birisiyle ilgili sorunu halletseniz, yeni bir sembol kolaylıkla bulunacaktır.
Anlatılanlar ışığında kısaca özetlemek gerekirse; düğün günleri, eğlence ve mutluluk dolu saatler gibi görünmesinin aksine; oluşturduğu bireysel doyumsuzluklar nedeniyle, evliliklerdeki krizlerin en önemli yıldızıdır.
Evlilikler ne kadar uzun sürerse sürsün, …ilişki boyunca ne kadar sıkıntılı ve daha ciddi olaylar yaşanırsa yaşansın, …“düğün günleri” kavga nedenlerinizin başında ve hatta ilk sırasında olmaya devam edecektir.
Belki de tüm bu anlatılanlardan sonra, evliliğin ülkemiz açısından ne kadar önemli olduğunu, aile kurmanın, yuva sahibi olmanın kutsal sayılmasının önemini hatırlamakta fayda var. Yakınlarımızın evliliklerini, kendi bireysel ihtiyaçlarımızın tatmin yeri haline getirmediğimiz müddetçe, gençler evlenmeye, yuva kurmaya ve bir ömür huzur içinde yaşamaya başlayacaklardır.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Aşk Mı Sevgi Mi…? Gelen maillere bakılırsa özellikle genç arkadaşlar arasında kafa karıştıran bir süreç başladı. Aşk mailleri, karşılıksız aşk sıkıntıları, aşık olamamanın verdiği ruhsal zorluklara işaret eden mailler. …aşkı öne çeken… ve maalesef “sevgiyi unutan” mailler…! Haklı olarak zihnimden “aşk mı”, “sevgi mi” gibi bir sorgulama geçti bu soruları okuduğumda. Ve ikisi arasındaki farkları yazsak, acaba birilerinin işine yarar mı diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi. … Sevgili okuyucular… hemen girişte belirteyim ki sevgi, aşktan üstündür. Hem insani hem de psikolojik süreçler açısından bakıldığında sevgi üstündür. Nasıl mı? Hemen sıralayayım (ki bu sıralama Ali Şeriati’nin bir eserinde okuduğum ve insan psikolojisinin bilinçaltı süreçlerine uygunluğu nedeniyle beynime kazılan, kelime kelime zihnime yazılan bir değerlendirmedir. Yaşayan bir Kur’an olarak bilinen Sosyolog Ali Şeriati, insan psikolojisinin derinliklerine dair yaptığı tanımlamalarla hayatımda önemli bir yere sahiptir) ; Aşk, insanın gözlerini kör eden bir heyecan hali, karşımızdaki kişinin taşıdığı özellikleri görmezlikten kaynaklanan bir bağdır… Sevgi, bilinçli bir görmenin, apaçık tanımanın getirisi olan kutsal bir süreçtir. Aşk, içgüdüsel ihtiyaçlardan meydana gelen, kişinin kendi benlik sınırlarını, karşısındaki kişinin benlik sınırları içinde erimesine izin verdiği, karşısındaki kişinin benliğinde yok olup gittiği sürecin adıdır. Oysa sevgi, ruhun içinden doğar, seven insanları yok etmekten ziyade, ikisinden daha yüce bir yükselişin oluşmasını sağlar. Aşk, tek yönlü bir heyecan halidir. Aşık olunanın kim olduğu önemli değildir. Uygun zaman ve zeminde, hiç uygun olmayan birisine kolaylıkla aşık olunur. Bir anlamda “kişinin öznel bir coşkusu”dur. Bu yüzden aşk, birçok kereler yanlışlıklar yapar. Evli üç çocuklu bir beyefendiyi, torunu yaşındaki kızlara aşık eder. Babasından göremediği ilgi merhameti, benzer yaşlardaki erkeklerde aratma ihtiyacı içinde herhangi birine kolaylıkla aşık edebilir. Aşktan kaynaklanan yıldırım parıltıları altında gözler kamaşır. Kişiler, gözlerinin önünde duran gerçekleri bir türlü göremezler. Ne zaman heyecan biter, yıldırımın parıltıları söner, o vakitten itibaren karşıdaki kişi yalın olarak görülür. Ve kişi aslında aşık olduğu şahsın kendisine uygun olmadığını anlayarak, gerçeklerle yüzleşmenin verdiği psikolojik sıkıntıları yaşamaya başlar. Oysa sevgi… oysa sevgi zaten aydınlıkta var olur. İnsanlar birbirini tanımaya başladıktan sonra sevgi oluşur. Birbirinin durum ve yapısını bilen, karşısındaki kişiyi içinde bulunduğu gerçek süreçler içinde değerlendirebilen yapılanma belirir. Zaman içinde birbirlerine söyledikleri sözler, davranışlar ve konuşmalarla yakınlığın keyfi yaşanmaya başlanır. Onunla sohbet etmek, onun varlığında istifade etmek kaçınılmaz olur. Onun varlığının tatlı sarsıntısı yavaş yavaş devreye girer. Aşk, insanı çılgın ve uç düşüncelere götürebilir. Kolaylıkla tutkuya dönüşür. Karşısındaki aşık olunan kişinin ne istediğinin, ne hissettiğinin bir önemi yoktur. Varsa yoksa kişinin kendi heyecanlarının tatmin edilmesinin çabasıdır. Sevgi, yavaş ve adım adım bir tırmanışın ifadesidir. Sevilen kişiyi anlamayı, onun ihtiyaç ve beklentilerine göre tavır değiştirmeyi içerir. Düşünce sistemini bozmaz. Aşk, geçicidir. En fazla birkaç yıl içinde yatışır. Korundukça eskir. Sevgi, zamanla yenilenir… kalıcıdır… Sonsuz ve içtendir. Zaman içinde anlamı ve önemi artar. Sevilen kişiyi tüketmez, onun yaşam damarlarını muntazaman onarır. Gittikçe derinleşir ve artar. Zamana bağlı olarak kendisini tüketmez. Aşk, insandaki basiret duygusunu, irade, kendini ve duygularını kontrol etme duygusunu alır. Sevgi, tam tersine verir. Aşkta kalp öfkelenebilir. Şiddetli ve kaba duygular daha fazla öne çıkar. Aşkına karşılık vermeyen kişilere karşı aşırı hırçınlaşır. Sevgi, tatlı ve yumuşaktır. İncitmeye kıyamaz, ona kendisinden yana zarar gelmemesi için çabalar. Onu düşünür, zor duruma düşürmemek için yüksek bir enerjiyle uğraşır. Aşk, sevgiliye egemenliktir. Sevgi, tam tersine sevilende yok olma sonsuzluğudur. Aşktaki yokluk, aşık olan kişinin, kişilik ve benlik sınırlarını yok etmesiyken, sevgide yok olma benlik sınırlarına zarar vermez. Onları korur… ve iki kişiden tek kişi oluşumuna vesile olur. Aşk, tat aramaktır. Halbuki sevgi, sığınak aramaktır. Sevdiğiniz kişiyle aynı dili konuşmaktır. … Daha uzun bir kıyasla anlatılabilirdi elbet. Ama özetle söylemek gerekirse, aşk ve sevgi, insanda varolan duygulardır. Kimin kimi seveceği, kimin kime ne zaman aşık olacağı belli olmaz…! Önemli olan kendimiz için hangisini istediğimiz. Aşk ve sevgi kıyası yapıldığında elbette sevgi daha öndedir. Daha kutsaldır… kalıcıdır… insanın aklını kendisinden almaz… Ama son olarak belirtmek gerekir ki, aşk da çok basit bir durum değildir. Tasavvufta aşk okuyanlar da bilirler. İki günlük üç günlük ucuz çarpılmalara isim olarak verilecek kadar basit değildir. İkisi de insana özgü, ikisi de insani… ama son söz… kıyas yapılacaksa…! Elbette sevgi…! Ve her yazımın altına eklemeyi ihmal etmeyecek kadar değerli…! Sevgiyle(!) kalın…
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Aşk
Bugün aşkın ne olması gerektiğini anladım. Eğer varsa…(ki var ki yaşanıyor! öyle değil mi:)
Ayrıldığımızda her birimiz, diğerinin yokluğunu kesinlikle hisseder.
Eksik oluruz. Sanırım, tıpkı yarısı kayıp bir kitap gibi.
Aşkın böyle olması gerektiğini hayal ediyorum. Eksiklik ve daha çok yokluk…
Demi Moore'un oynadığı "Alacakaranlık" filminden bir alıntı
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Evliliklerde neden hayal kırıklığı yaşanıyor..?
Sevdiğiyle geleceğe dair büyük umutlar besleyerek evlenen birçok kişi ilk aylardan itibaren hayal kırıklığı yaşıyor. Evliliğe ve evlendiği kişiye ne kadar çok anlam yüklerse hayal kırıklığı o kadar fazla oluyor.
Sonuçta herkesin eksik ve kusurlu bir insan olduğunu görmek canını yakıyor ve büyü bozuluyor yavaş yavaş. Bu tükenişin kökü aslında evliliğin öncesine dayanıyor. Düğün günü yaşanan mutluluğun, ömür boyu devam edebilmesi için ondan önce cevap verilmesi gereken iki soru var: Çocuklarını evlendirmeye karar veren anne-babalar ´Evladım evliliğe hazır mı?´, evlenmek isteyen genç de ´Neden evleniyorum?´ sorusuna cevap bulmalı. Birçok ailelerin sadece yaşına bakarak ´vakit geldi, geçiyor´ diye çocuklarını evliliğe zorladığını biliyoruz. Bilgi, akıl, fizik yapı ve maddî imkânlar açısından evlilik sorumluluğunu üstlenip üstlenemeyeceği çok fazla hesaba katılmıyor.Gençler genellikle sevdiği kişiyle mutlu ve huzurlu bir hayat sürme niyetiyle evlendiğini söyler. Rahat etmek, aile baskısından kaçmak, istemediği biri yerine daha makul bulduğu birini seçmek için evlenenler de var. Bazı gençler neden evlendiğinin farkında bile değil. Yaşın geçti, artık evlen, diye ısrar edildiği için etraftan birini seçip evleniyorlar." Evliliğe hazır olduğuna kanaat getirdikten sonraki en önemli aşama ise eş seçimi. Gençler sevdiği kişinin dış görünüşüne, ses tonuna bakıp, iç dünyasını çok fazla anlamaya çalışmadan evlenmeye karar veriyor. Oysa evlenmeden önce müstakbel eşlerin, hayattan ne beklediğini, yuva deyince ne anladığını, eş olmanın sorumlulukları hakkında ne düşündüğünü, aile içinde hangi görevleri üstleneceğini karşılıklı oturup konuşmaları gerekiyor. Ayrıca, eş olarak birbirlerinin beklentilerine uygun olup olmadıklarını da düşünüp paylaşmaları önemli. Evlenmeden önce birbirine çok yakın bir ilişki oluyor. Gençler, karşısındakini kırmamak için onun veya ailesi hakkındaki gerçek düşüncelerini söylemekten çekiniyor. Evlendikten sonra bakıyor ki hayat böyle gitmiyor. Kendini de ifade etmek istiyor. O zaman hayal kırıklığı yaşanmaya başlanıyor.
Evlenirken sevgiyle birlikte mantık da olmalı. ´Gerçekten bu insanla evliliği yürütebilir miyim, böyle söyledi; ama ileride arkasından başka bir şey çıkabilir mi, böyle davranıyor; ama buna sürekli tahammül edebilir miyim?´ diye sorgulamalı. ´Olsun, evlenince geçer, sonra hallederim´ deyip normalde tahammül edemeyeceği durumları kapatan kişi kesinlikle kendisini kandırıyordur. Evlenmeden önce veya sonra bir anlaşmazlık varsa anında konuşarak tedavi yöntemine gidilmeli. Konuşarak halledilmiyorsa büyüklerden bilen kişiden destek alınmalı. Aksi halde zaman içinde birikir ve hiç umulmadık bir anda patlar, yuva dağılır."
Evlenirken önce farklılıklar kabullenilmeli. Herkesin birey olarak kendine has bir dairesi var. Öncelikle oraya sahip çıkmalı, kendini saymalı ve Yaratan´dan dolayı değerli olduğunu bilmeli. Kendine sahip çıkan eşine sahip çıkabilir. Çünkü eşi de yaratıldı ve bu haliyle değerli. Hepimiz farklı karakterlerde dünyaya geldik. Ailemiz, çevremiz farklı. Evli çiftlerin öncelikle bunu hazmetmesi, saygı göstermesi gerekiyor. Önce o farklılığı kabul etmek gerekiyor; çünkü karşı tarafın da bir doğrusu var. Onun doğrusu sana yanlış gelebilir; ama buna da saygı gösterilmeli. Bu durumda oturup konuşmalı, orta noktayı bulmaya çalışmalı.
Alıntı
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
KARTALIN YENİDEN DOĞUŞU
Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşlarındayken çok ciddi ve zor bir kararı vermek zorundadır. Kartalın yaşı 40'a dayandığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. Gagası uzunlaşır ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır.Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartalın burada iki seçimden birisini yapması gerekir.Ya ölümü seçecektir ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir. Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir. Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde yuvasında kalır.Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır.Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlardan tam olarak yararlanabiliriz.
'Geride kalanları unutmak ve önümde beni bekleyen hedefime doğru ilerliyorum.' Graciela
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı