Eğitim

Eğitim

Eğitim

Evlilikler neden yıpranıyor?

18/6/2008
Kategori: genel

         Sevgi kredisini iyi kullanmadığımız zaman, sevgiler de eskiyip gidiyor. Halbuki mesut evlilikler her gün yeniden inşa edilir. Evliliğinizi beslemiyorsanız elbette gönül evinin yıpranıp gittiğini de göremezsiniz.

"Yeni evlendiğimizde çok mutluyduk. Bu mutluluğun hep böyle süreceğini zannediyorduk. Fakat evlendikten sonra aramızdaki sevgi de mutluluk da azalmaya başladı. Acaba bütün sevgiler, zamanla azalıyor, muhabbet kuşu gibi "pırrrr" diye uçuyor ve evlilikler yıpranıyor mu?

Şayet öyleyse Ferhat neden sevdiği uğruna dağı delmeye kalkmış, Mecnun çöllere düşmüş ki?"

Oysa şunu unutuyoruz, suçlu sevgi değil bizleriz. Evlendikten sonra "artık o benim eşim" havasına girerek, sevgi kredimizi tersine kullanıyor, sonunda kendi ellerimizle tüketiyoruz. O krediyi iktisatla kullanmasını bilsek neden bitsin ki?

Dışarıda bakımlı kadınlarla beraber olan erkek, eve geldiğinde bakımsız ve huzursuz bir hanımla karşılaştığında bir iki kredi veriyor. Ama sonra kredisini kesiyor.

İşinden dönen erkek de pijamalarını üstüne geçirip televizyonun karşısında otura otura o da kredisini tüketiyor.

Sevgi kredisini kullanmasını bilmediğimiz gibi; evlilik sarayının bakımını da ihmal ediyor, yıpranmasına prim veriyoruz.

Düşünsenize, ayrık otlarından temizlenmeyen bahçe ne hale gelir? Onarımına dikkat edilmeyen ev, zamanla nasıl harap olur?

Şu dünyada bakımı yapılmayan hangi şey yıpranmıyor ki, özen göstermediğimiz evliliğimiz de yıpranmasın.

Bir fabrikanın tam kapasiteyle çalışması için fabrika sahipleri nasıl gece gündüz çalışırsa; eşlerin de mutluluk üretmek için gayret sarf etmeleri gerekir.

Eğer eşlerden birisi "bana ne" deyip sorumluluktan kaçar ve çalışmazsa, fabrika zamanla üretimini yavaşlatıp belki de sonunda iflas eder.

Andre Maurois'in çok güzel bir sözü var: "Mesut bir evlilik, her gün yeniden inşa edilmesi gereken binaya benzer."

Psikolog Walter Price de, "Eğer boşanma çarelerini arayan kimseler evlilik bağlarını koparmak için sarf ettikleri gayreti onu ayakta tutmak için sarf etselerdi, bu arzudan vazgeçip, aralarındaki eski münasebetin hâlâ hayatiyetini koruduğunu ve onu tam canlılığa kavuşturmanın mümkün olduğunu görürlerdi." diyor.

Ne var ki, bu gerçekleri göz ardı edenler, evliliklerinin yıprandığını fark edemiyorlar.

Halbuki ne kadar sağlıklı da olsanız, beslenmezseniz takatten düşersiniz. Vücudunuzun meyve, sebze, et vb. gıdalara ihtiyacı vardır.

Evliliğinizi de beslemezseniz tabii ki yıpranır.

Peki, öyleyse onu nasıl beslemelisiniz?

"Gönül" tencerenize "nefsinizden" bir parça "benlik" yağı dökün. Üzerine, "kalp" dolabınızdan çıkardığınız "kin, nefret, öfke, sinir" karışımını koyup "fedakarlık" odunuyla "sabır" ateşinde iyice kavurun.

Üzerine "neşe" domatesi, "mutluluk" patlıcanı, "huzur" kabağı, "vefa" patatesi, "muhabbet" kıyması ekleyin. Sinenizde sıkı sıkı sakladığınız "sevgi" baharatlarından bolca serpin ve "ilgi" garnitürüyle süsleyin.

Bakır kap içinde bile olsa tebessümle servis edin. Bakın o zaman, evliliğiniz nasıl eski canlı haline gelir.
Gülay Atasoy_Zaman Gazetesi_18/06/2008 tarihli yazı

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Evlilikte sevgiyi neler öldürür?

6/3/2008
Kategori: genel

Evlilikte sevgiyi neler öldürür?

 

Bitti, seninle aramızdaki sevgi öldü. Sanırım boşanmaktan başka çaremiz yok." Eveeet!.. Şimdilerde pek sık duyar olduk böyle cümleleri. Peki ama neden? İşte nedenlerden birkaçı:

Saygısızlık

Kimi eşler, evlenir evlenmez "Karı-koca arasında resmiyet mi olur?" düşüncesiyle saygıyı rafa kaldırıyorlar. Halbuki saygı sevgiyi besler. Her kaba söz ve davranış, sevgi duvarından koparılan tuğladır.

Sevgisizlik

Kimileriyse evlendikten sonra "seni seviyorum" demeyi angarya görerek, "Ona devamlı sevdiğimi hatırlatmama ne gerek var?" diyorlar. Sevgiyi açığa vurmamak odun atılmayan ateş gibi, sevgi ateşini söndürmektir.

İlgisizlik

Saksıdaki menekşenizin gelişip çiçek açması için su neyse, sevgi çiçeğinizin büyüyüp gelişmesi için ilgi de odur. İlgi sevgi çeşmesinin musluğu, ilgisizlik kör tapasıdır.

İletişimsizlik

"İnsanın ihtiyacını en fazla tatmin eden kalbine karşı bir kalbin bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini karşılıklı değiştirsinler. Lezzetlerde ortak, kederli şeylerde birbirine yardımcı olsunlar. Evet bir işte hayrette kalan bir adam, birinin gelip kendisiyle o hayreti paylaşmasını ister." Bu paylaşım olmadığı zaman eşler, kendilerini yalnız hisseder. Çünkü iletişim, sevginin dilidir. İletişimsizlik sevgi dilinin katilidir.

Bencillik

Şefkat, merhamet ve fedakârlık duygusundan yoksun olarak erkeğin "yuvayı dişi kuş yapar" mantığıyla her şeyi kadından beklemesi; kadının da aşırı beklenti içinde olması sevginin ölümüdür. Çünkü, bencillik sevgiyi öğüten değirmendir.

Negatif düşünce

Bazı eşler, sürekli "Neden bana öyle söyledin?" diye her şeyi yanlış değerlendirerek eşinin kendisini sevmediğini düşünür. Sürekli yanlış anlaşılan eş, kendisini savcı karşısında yargılanan suçlu gibi hissetmeye başlar. Negatif düşünce, sevginin ölüm fermanına atılan imzadır.

Alkol, kumar gibi alışkanlıklar

Alkol, sevgi çeşmesine atılan zehir, kumar sevgi yumağını mahveden bomba, kötü alışkanlıklar sevgiyi yutan canavardır.

Kin, nefret, öfke...

Kin sevginin buzdolabı, öfke sevginin barut fıçısı, nefret sevginin celladıdır.

Kültür boşluğu

Kitap okuma hastası olan birisiyle kitaptan nefret eden birisinin arasında uçurumdan başka ne olur?

Huy ve mizaç uyumsuzluğu

Birbirlerini sevseler de farklı huy ve mizaçta olan zıtlaşmalar, pişmiş sevgi aşına katılan soğuk sudur.

Aile yakınlarının araya girmesi

Kayınvalide, görümce, hala, teyze vb. yakınların eşlerin arasına girmesi, eşler arası sevginin idam kararını veren aile mahkemesidir.

Eşini değiştirmeye çalışmak

Sürekli "şöyle hareket et, şöyle davran, şöyle konuş" diyerek eşi çocuk eğitir gibi eğitmeye kalkışmak, sevginin ölüm tuzağıdır.

Şiddet

Eşe atılan her tokat, sevgi bağını kesen bir makastır.

Dinî inançlar

Birisi namaz kılarken diğerinin namazla alay etmesi. ...Ve sevgi dış güzelliğe kalır ve dünyevi ve nefsani olursa o sevgi çabuk bozulur.

 

Gülay Atasoy   Zaman

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Dün, bugün, yarın...

21/2/2008
Kategori: genel

HAFTANIN

HANGİ 2 GÜNÜNÜ

KAFANA TAKMAMALISIN?

 

Haftanın hangi 2 gününü kafana hiçbir şey takmadan yaşamalısın?

"Cumartesi-Pazar” dediysen, yanıldın.

 

Bir tanesinin adı: DÜN

Hatalar, acılar, yanlış anlamalar...

Oysa hepsi geçmişte kaldı.

Zamanı geriye döndürmenin imkanı yok!

Dünyanın bütün parasını yan yana getir, bir dakika önceye dönemezsin.

Yaptığın hiçbir hareketi aynen geri alamazsın.

Ettiğin hiçbir lafı silemezsin.

Dün dündü bitti!

 

Bir tanesinin adı: YARIN

Yarını, bugünden

kontrol altına alamazsın.

Yarın güneş doğacak elbette...

Ama pırıl pırıl mı doğar,

bulutların arasından mı çıkar bugünden bilemezsin.

 

Geriye bir tek gün kalıyor : BUGÜN

Bugün hayatla mücadele edecek güç hepimizde var.

Güç ne zaman tükeniyor?

Dünü ve yarını

işin içine kattığımızda!

O halde

BUGÜN’Ü Yaşa!!!

 

Mutlu bugünler,

Mutlu bir ömür sana...

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

yakın, uzak ama sıcak

19/2/2008
Kategori: genel

İncitmeyecek kadar uzak,üşümeyecek kadar da yakın olabilmek...

Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş, büyük kayıplar vermişler. Ama en çok kayıp veren kirpilermiş. Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var.

Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış,çözüm aramaya başlamış.Tartışa tartışa,nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş.

Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarındaki hava tedavülünü önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış. İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler.Ama başka bir problem çıkmış ortaya.Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından yaralanmalar gerçekleşmiş.Daha sonraki gece yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak
durmuşlar ama bu seferde donmalar meydana gelmiş. Ne var ki, her gece kah uzaklaşa kah yakınlaşa, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın,ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler.

Bizim de uzun dikenlerimiz var.Bunlar hayata karşı filtrelerimiz. Bazen faydalı,bazen de zararlı.Çoğu zaman, kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza.

Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza.Ne var ki, sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün.Birbirini incitmeyecek kadar uzak,hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı öğrenmeliyiz. Aynen kirpiler gibi..

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Evlilikte kavgalar neden “Düğün”le başlar..?

18/2/2008
Kategori: genel

Evlilikte kavgalar neden “Düğün”le başlar..?

Hiç merak ettiniz mi evlilikte kavgalar neden “Düğün”le başlar..?

Her evlilikte kavga olur. Her aile yuvası, çeşitli dönemlerde karışıklıklar yaşayabilir; çatışmalarla dolu günler geçirebilir. Birçok aile için, karı-koca arasında kavga/gürültü olması “evliliğin tuzu biberi”dir.

Peki hiç merak ettiniz mi hayatımızın bu meşhur “tuzu/biberi olan kavgalar(!)” neden hep “düğün günü”ne dayanır?

Pek çokları için evliliğin kaçınılmazı haline gelen çatışmalı ortamların başlangıcı, eşlerin evlendikleri güne kadar uzanır. Çevrenizde şahit olduğunuz ayrılıklar, küsmeler, boşanmalar ve adını söyleyemediğimiz daha bir sürü gerginliğin altını karıştırdığımız da hep “taa düğün gününden itibaren başlayan gerginlikler” çıkar.

O halde gelin hep birlikte “Düğün Günü’nün İnsan Psikolojisi Üzerindeki Etkisi” neymiş bir güzel inceleyelim.

Sevgili Talat Parman’ın bu konuda hazırladığı yazıdan yola çıkarak… okuduğumda çok hoşuma giden ve zihnime yerleştirdiğim bu konuyu sizlerle buluşturmak istedim.

Evlilikteki kavgalar neden hep düğünle başlar?

Çünkü evlilik düğünle başlar. “Evlilik”in düğünle başladığı gibi, “Aile” de düğünle başlar. Evliliklerin ortaya çıkardığı “aile kurumu” başlangıcını akraba, eş, dost çevresi ile başlatılan “düğün”lere borçludur.

Geleneksel kültürümüze baktığımızda düğün günleri bireysel hayatımız açısından son derece önemli bir yere sahiptir. Her büyüyen genç kız, peri masalları gibi düğünlerle dünya evine girmek isterken; her delikanlı da yapacağı allı şanlı bir düğünle sevdiği kızı evinin hanımı yapmak ister. Genç kızların ve genç delikanlıların bu istekleri yalnız değildir elbet. Çünkü onları yetiştiren anne ve babalarının da en büyük hayali, evlatlarının mürüvvetini görmektir. Bunların tamamına anneanne/babaanne ve dedelerin de ölmeden önceki son isteklerini eklemekte bir sakınca yoktur umarım. Yani bu dünyadan göçüp gitmeden önce son kez torunlarının düğününü görmek!

Neden böyledir, niçin düğün gününe bu kadar anlam yüklenir bilinmez desek de, psikolojik süreçler açısından incelendiğinde “düğün günü” ciddi anlamlar içerir.

“Düğün” kelimesi etimolojik olarak incelendiğinde, “düğün” ve “doymak” kelimelerinin aynı kökten geldiği görülür. Ve düğün “toy günü” yani “büyük eğlence yemeği günü” şeklinde tanımlanır. Belki de düğün günlerinde gelen misafirleri yiyeceklerle ağırlamak ve gelenleri doyurmak için ısrar etmelerin altında yatan gizli sır da bu olsa gerek…!

Erkek tarafı ile kız tarafı böyle bir düğün gününde birbirleri ile akraba olurlar. Birbirini tanımayan en azından yakından tanımayan insanların, yeni bir ilişki biçimi geliştirmelerine, yani akraba olmalarına da vesile olmaktadır düğünler. Her ne kadar yeni bir aile oluşturursa oluştursun, yeni bir ilişki biçimi ortaya çıkarırsa çıkarsın, tüm birleştirici ve artırıcı görüntüsüne rağmen “düğünler aslında kaçınılmaz ayrılığın” da habercisidir. Bu nedenle de gideni; yani bembeyaz gelinlikler içindeki gelini ağlatır. Ve günümüzde oluşturulan ayrı evler nedeniyle damat annelerini de hüzünlendirir. Adı her ne kadar eğlence yemeği olsa da, çağrıştırdığı ayrılık nedeniyle, “düğün günleri” hep “hüznün davetiyesi”ni çıkarmıştır… çıkaracaktır da…

Düşünün ki birbirini hiç tanımayan insanlar, birbirinden hiç haberdar olmayan insanlar, iki gencin birbirini sevmesiyle birlikte isteseler de istemeseler de mecburi bir akraba olma sürecine doğru yuvarlanırlar. Belki günlük hayatlarında birbirlerini yolda görseler selam bile vermeyecekleri insanlarla, aniden kendilerini akraba olarak bulurlar. Kendi tercihleri, kişisel seçimleri dışında zorunlu akrabalıkların devreye girmesi insanlar üzerinde bir miktar da olsa anksiyete oluşturabilir. Kızdığı ve düşüncelerini beğenmediği bir insanla, ailesine giren gelin kızın amcası olması nedeniyle mecburen akraba olmuştur artık. Beğense de beğenmese de bu insanlarla yolları çakışmıştır.

İşte tam bu nedenle, düğünle başlayan evliliklerde, “bireysel doyumsuzluklar” bol miktarda yaşanır. Babanın hayali belki kendisi gibi kültürlü bir dünürle muhatap olmaktı. Ama gelin görün ki, kızı gitmişti ve farklı bir ailenin oğlunu sevmişti. Bu durumda babanın bireysel ihtiyacı doyurulmamış olur. Ya da anne veya aileden başka birisi, akrabalık süreci için kurduğu hayallerin çok gerisinde kalmıştır ve bireysel doyumsuzluklar hat safhadadır.

Anlaşılacağı gibi dışarıdan bakınca “birleştiren”, “bütünleştiren”, “büyüten” özellikler sergileyen ve doyma günü olarak adlandırılan düğünler; insanın bireysel ihtiyaçları açısından düşünüldüğünde “bireysel doyumsuzluklara” ve “bireysel ayrılıklara” vesile olmaktadır.

İlerleyen yıllarda, eşler arasında meydana gelen çatışmaların temelinde işte bu “bireysel doyumsuzluklar” yatar. Hiç ummadığınız bir anda, bohçada eksik bıraktığınız terlik, son derece büyük tartışmaların kaynağı olabilir. Kayınvalidenizin bıkmadan usanmadan bahsettiği eksikler ya da sizin kendi akrabalarınızın dillendirip durduğu düğün hatırası sıkıntıların ana kaynağı; bu kişilerin bireysel ihtiyaçlarının, sizin düğününüzde doyurulmamasından kaynaklanmaktadır. Mesele aslında terlik meselesi değildir. Terlik sadece semboldür. Ve sembolün birisiyle ilgili sorunu halletseniz, yeni bir sembol kolaylıkla bulunacaktır.

Anlatılanlar ışığında kısaca özetlemek gerekirse; düğün günleri, eğlence ve mutluluk dolu saatler gibi görünmesinin aksine; oluşturduğu bireysel doyumsuzluklar nedeniyle, evliliklerdeki krizlerin en önemli yıldızıdır.

Evlilikler ne kadar uzun sürerse sürsün, …ilişki boyunca ne kadar sıkıntılı ve daha ciddi olaylar yaşanırsa yaşansın, …“düğün günleri” kavga nedenlerinizin başında ve hatta ilk sırasında olmaya devam edecektir.

Belki de tüm bu anlatılanlardan sonra, evliliğin ülkemiz açısından ne kadar önemli olduğunu, aile kurmanın, yuva sahibi olmanın kutsal sayılmasının önemini hatırlamakta fayda var. Yakınlarımızın evliliklerini, kendi bireysel ihtiyaçlarımızın tatmin yeri haline getirmediğimiz müddetçe, gençler evlenmeye, yuva kurmaya ve bir ömür huzur içinde yaşamaya başlayacaklardır.

 

Mehtap Kayaoğlu (Dn.Psikolog&Psikoterapist)'ndan alıntı.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı